Image
Temmuz 30 2017 10:30

Bu yol nereye gider?

                Bana öyle geliyor ki bütün bu hayat mücadelesinin ve koşuşturmasının en nihai, en uç noktasında ki hedef ve arayışların sonundaki tek gaye; “SEN”i bulmaktan başka bir şey değildir.
Bu yüzden çoğu kez yüksek binaların dar ve kör pencerelerine tıkanıp kalınıyor. Hava almayan, penceresiz ve çoğu zaman eski medeniyetin, eski kültürün birikmiş nemi ile ciğerleri ve dahi beyni zehirlenmiş bir halde, bir köşede sessizce ancak erdem basamaklarının zirvesine çıkılıyor sanrısı ile  ömürler heba ediliyor. 

Bu sessizlik ve kendini geri çekme, bir nevi münzevilik halini, dışarıda devinim halinde ki dünya ile ilginin kesilmesi ve dahi düşüncede derinleşme olarak düşünebilirsin. İşte tam da böylesi bir düşüncenin içine kendini katıp koyuvermişken, kendi varlığının her şeyi kuşattığını, var olan her şeyin aslında kendinin bir uzantısı olduğunu tasavvur edebilirsin. 

Kendinden başka hiçbir şeyin olmadığı boş bir varlık düzleminde, adına dünya, evren her ne isim veriyorsan o varoluş ta çok gerçmeden fark edeceksin ki muhtaç olduğun ve erişmek istediğin şeyin aslında “Ben”in değil “Sen”in olduğudur. Hakikat dediğin şeyinde aslında “sen” zamiri ile ifşa edilenin muhteviyatından başka bir şey olmadığını, yani aslında kendinin bile var olmadığını ve var olmaktan muradın tek var olan şeyin “SEN”in olduğunun idrakine varırsın. Öyle ki artık kendini bile tanımaktan çıkmış durumdasın neyi tanıdığın ve neyi tanımadığını bilemez olmuşsundur.

Bu süregelen karmaşada, somut bir gerçeğe, tutunabileceğin bir dala ihtiyacın olduğunu hissedersin. Bu kendi benliğinin, var olduğunun ispatına duyulan tükenmez bir ihtiyaçtır.  Kendinin zaman içinde hiçbir tasarrufu olmayan, herhangi bir bilinç düzeyinde türetilmiş bir düşünce, bir tasavvur mu? yoksa gerçekten ete kemiğe bürünmüş kanlı canlı var varlık mı olduğunun kararını veremezsin.

Bu nedenle aynanın karşına geçip, evet, ben varım diyebilirsin. Dağınık saçlar, etik kültüre küfreden top sakal ve yüzün tamamını kaplayan her tür renk. Tuhaf! Aynada gördüğün kişinin kendin olduğunu bilmiyorsun, çünkü sen kendini hiç böyle çıplak görmedin. Bu gerçek suretim mi? Bir şekilde sonsuz bir heyulanın içinde sürekli aynı “an” da takılıp kaldım mı? Yoksa gerçekten her gün taktığım yüzlerce maskenin ardındaki gerçek ben “Bu” muyum? Bu “Ben” miyim? Sorunun verilecebilecek her cevaptan daha elim olduğu düşüncelere dalıp kendini kaybedersin.

Bu meselede yüzeye çıkmaya çalıştıkça meselelerin derinleştiğini ve seni daha derine, daha dibe sürüklediğini farketmekte gecikmeyeceksin. Müsebbibi olduğun bu girdabın neticesinde, nihai olarak en dibi, en derin noktayı boylayacağın şüphesizdir. Ancak o noktaya vardığında bütün kirlerinden arınmış bütün yüklerinden kurtulmuş olacaksın. Ailenin, toplumun, genetik mirasının yani bu dünyaya ait bu güne ve şu ana kadar kendinin sandığın her türlü  yükten azad olacaksın.

 İşte o zaman, harikalar diyarından gerçek dünya doğru ilerleyen dönüş yolunun eşiğini aşmış, ilk basamağına adım atmış olacaksın. Bu araf ta ilerledikçe, dibe vurmuş eski benliğinden kurtulduğunu ve kendini aşmayı denediğin her adımda aslında kendi doğal varlığının yanında gerçek dünyayı da değiştirmiş olduğunu göreceksin, dolayısı ile ardında bıraktığın harikalar diyarı da değişecektir, çünkü harikalar diyarı, gerçek dünyanın bir uzantısı ve gölgesidir.

Böylece ne geri dönülecek bir harikalar diyarı ne de erişilecek gerçek bir dünya kalır ortada. Kendinin gerçekliğinden de en dibi boyladığında tamamen sıyrıldığın için elinde kalan tek gerçeklik sadece “Sen”in gerçekliliği olacaktır.

Bunu anlayabilmek için durumu aklileştirmeye çalışmak yerine, olduğu gibi algılamaya çalışmak gerek. 
Ve evet “sen” tek gerçeksen “ben” kimim? Ve ben yoksam o halde… Ki asıl sorulması gereken tek soru budur “sen” kimsin?  
Bunu hatırlayamacağın kez soracaksın çünkü attığın her adımda yeniden var olduğunu ve varolan herşeyide kendinle yeniden var ediyor olduğunu göreceksin. Bütün bu yaradılış ve sorudan sonra aklında kalan tek cevap ise her defasınfa  “Ben, benim” cevabını verenin “Sen”den başkasının olmadığı olacaktır. O zaman O’nun “Sen” olduğunu idrak etmekten başka çaren kalmayacak.

Böylece özne her defasında “ben”den sen”e ve “sen”den “ben” e değişsede aslında yüklem hiç değişmiyor. 
Tam bu noktada yeniden “ben” “sen”sem, “sen”de “ben”sin. O zaman “sen” olan varlık, kendisinin dışında duran varlık olarak “ben”e dönüşmekte ve kaçınılmaz soruda bu durumda sorulmuş olmaktadır. Peki, o zaman aynada duran kim? Ben miyim yoksa başından beri sen miydin?  

Gözlerini açtığında aynadaki görüntünün değiştiğini farkedeceksin. Nergis bahçesi gözler ve bal çeşmesi dudaklarıyla özel bir kadın sureti. Dudakları aralanıyor “sen ben değilsin! BEN SENİM” diyor.

Hayır! Bunun kabul edilemez olduğunu düşünüyorsun ama kadın devam ediyor 

“Hiç kimse, hiçkimse değildir ve hiçkimse de kimse değildir ama herkes her şey, odur.
 Yinede o herkes ve her şey değildir, “O” “ben”im. “sen” her şeysin ama her şeyde “ben”im.”  

2015 : memet tayanç