Image
Temmuz 30 2017 15:00

Kaybolan Adam

              Kaybolan bir adamın düşlerinin ve korkularının bir sınırı olduğun sanmıyorum ve bunlara bir sınır biçebilsek bile hangi düzyazının hangi paragrafına sığabilir.

 

Üç elifli hayatının her döneminde belli belirsiz yaşadığı o elim yalnızlıkların damıtılmış kokusu, yaşadığı bütün aşkları, bütün yarım sevdaları, heyecanları ve ruhunun en derinlerinde kendine dahi itiraf edemediği bütün hayalleri ve korkuları bir bir vurmuş, zamanın gergefine birer rün gibi işlenerek belirsiz bir atlas çıkarmıştı. Bu atlas, nihayetinde karanlık bir çıkmaza götürüp bırakmıştı onu. O zaman bütün hazları bastıran “Kaybolma” kokusunu duymuş, ağır ağır içine işlemesine izin vermişti.

Kaybolmak!” dedi haykırarak. “Mecburi yokluğun anahtarı” diye fısıldadı ardından, sakin ama belirsiz bir esriliğin sancısını çekerken. Artık kabuk bağlanmış ve unutulmaya yüz tutmuş yaraların gel-gitliğinden daha çok etkilendir olmuştu. Ancak karanlığa ait o uzun ve tevekküle yer bırakmayan zamanlarda bunu kendine itiraf edecek değildi. Üstünde durmadı bile.

Bir şeyi bulmak için o “Şey”in yitirilmiş ya da hiç elde edilmemiş olması gerekti. Peki kendini bulmak için?Kendini aradığı her durumda aynada bulmuştu oysa kendini. Ancak kendinin gerçekten aynada gördüğü kişi olmadığını “kaybolma”nın kokusunu duyduğu andan beri biliyordu. “O halde” Bulmak için kaybolmak gerektiğini anlamaya başlıyordu.
Sonra kabul etmişti. Yeni bir gelecek için geçmişini ateşe vermişti, kendine ait olanları ve kendine, kendini hatırlatacak her şeyi yakmıştı. Şimdi ise bu ateşin hayatında yaptığı değişiklikleri düşünüyordu ve elbette yanıyordu.

Her yandığında bir şeyler unutuyordu ve ancak o zaman hatırlamaya değer bir şeylerin hatırlayacağını his ediyordu. Fark etmeye başlamıştı ki bu unutmaklık ve yeni girilen devinim onu mutlu ediyordu. “Unuttukça kayboluyor, kayboldukça mutlu oluyorum” diye iç geçirdi. Şimdilerde unuttuğu şeylerin, hayatının unutmaya başlamadan önceki döneminde ne denli önemli olduğunu düşünmek istemiyordu. Varsın olsundu. “Kaybolmalıyım” diyordu.

Unutulmuşlar uzun bir liste olacak diye düşündü. İlk olarak neyi unuttuğunu hatırlamaz ise de sonunu, sonunda ne olacağını en son neyi unutması gerekeceğini biliyordu. “O’nu bulmak istiyorsan, önce kendini bulmalısın” denmişti. O da kabul etmişti. Ancak bulunacak bir şey için neden kaybolması gerektiğini anlamamıştı, yine de kabul etmişti. İlk zamanlar her şey çok kolay gelmişti oysa, önce işini, arkadaşlarını, sonra dostlarını ve sevdiklerini… Böyle sürüp gidecekti işte ta ki sıra kendine gelinceye kadar.  O zamanlar bir şeylerlerin değişmeye başladığını anlamaya başlamıştı. En başta his etiğini varsaydığı bu çekilmenin, bir anda ellerinden kayıp gitmesini izlemişti. Ufalandığını, bin bir parçaya bölündüğünü gördüğünde dahi durup düşünmek zahmetine girmemişti. Bunun yanmanın başka bir safhası olduğuna kanaat getirip susmuştu.

Yanmak! Ateşsiz bir yangının dumanını seyrediyordu, kızıl ve yeşil alevleri birbirine dolanıyor, birbiri olup bir diğerinin ruhuna sahip oluyor böylece tek oluyorlardı. Kafası karışmıştı. Yine de çevresinde olan bitenle daha az ilgilenir olmuş, maddenin esrarına olan merakı azalmış hepten suskunluğa bürünmüştü. Ancak bu halinin “vecd”ten mi yoksa “Rind”liğinden mi olduğunu kestiremiyordu.

Bul” denilmişti öyleyse kaybolmalıydı ki bunların en önemlisi bilincin ördüğü duvarları yıkmak yani unutmaktı. Gerçeğe ve ölçüye bağımlı insan beyninin kıt yapısı… Algılamayı kıyas ile yapar, öğrendiği şeyi, bildiği diğer şeylerle kıyaslayarak yorumlar, hazmeder ve böylece öğrenir. Peki daha önce edindiği hiçbir bilgi ile mukayese edemeyeceği türden bir öğretiyi nasıl öğrenebilirdi ki? Şüphesiz bu doğum sancılarını çektiği muazzam bilgi böyle bir şeydi… otuz yıldır edindiği bu “Fizik-zaman ve olasılık” kalıbından geçmeyen bir öğretiyi nasıl öğrenebilirdi ki?
Hayır dedi içinden, o halde Bilince dair bütün bu birimleri temizlemeli, bütün kalıpları yıkmalıyım diye düşündü. Bilincimi bir çocuğun bilinci gibi her öğretiye ve olasılığa açık yapmalıyım diye düşündü. Öyleyse gerçeklikle koparmalıydı bağını, düşüncelerine vurduğu gemi kaldırmalı, hayale sığınmalı ondan medet ummalıydı.

Bir süre bu düşünce ile “hayal”e ait ne varsa okumuş ancak aradığını bulamamıştı.

Gözlerinin düğümlenip kaldığı o kör noktada gerçeğin ve ona ait mensup olduğu gerçeklik kuramının kendisi vardı. Aradan iki hafta geçmesine rağmen bir arpa boyu yol alamamıştı. “Kendini bulmalısın” denilmişti ancak nasıl bulacağı söylenmemişti. Sormak istemişti istemesine ama soramamıştı. Bunun abes bir hareket olacağını ve bunu kendisinin öğrenmesi gerektiğini düşünmüştü. Şimdi bunu nasıl yapacağını sormuş olmayı diliyordu. Bu düşünceleri elinin tersi ile iter gibi silkindi. “Aklına gelen ilk anıyı hayal boyutuna çekip olasılıklarını hesaplayıp, bu anın hiç yaşanmamış olma olasılığını, hayatının sonraki dönemlerini etkilemeyecek şekilde biçimlendirip, onun kendisi ile olan bütün bağlarını koparıp yakmalı, yangına atmalı... böyle olmalı” diye düşündü. Ancak olmuyordu. Ya unutmaya çalıştığı yahut unuttuğu ancak şimdi neyi unuttuğuna olan merakı, unutması gereken şey olup çıkmıştı. Böylece unutmaya çalıştığı birkaç anıya, unutması gereken onlarca şey çıkmıştı.

Ön cephesi kapalıydı evinin. Arka cephesi ile nispeten aynı yapıya benzeyen apartmanlarla çevrilmişti. Bu apartmanların arka cephelerinin kesiştiği yerde Uzun bir çınar ağacı boy vermişti. Hemen önünde yıllar önce, evlerin odun ve kömür ile ısıtıldığı zamandan kaldığı belli bir odunluk vardı. Şimdi depo olarak kullanılıyor olsa da günün her saatinde nedeni belirsiz cıyaklamaları, miyavlamaları ve kavgaları bitmeyen mahallenin aylak ve gürültücü kedilerin meskeni olup çıkmıştı. Çatısı saçtan yapıldığı için en ufak hareketleri bile gürültüye dönüşüyordu. İlk zamanlar bu seslerden oldukça rahatsız olmuşsa da neden sonra, havanın çok soğuk olduğu zamanlarda bu sesleri duymadığında bir eksiklik ve huzursuzluk hisseder olmuştu. “Bir çeşit hastalık” diye söylendi. Sonra kendi sesini duymanın gerçekliğin bir alameti ve ispatı olduğunun farkına varıp “Unutmak” diye içe geçirdi. “Unutmak!”

Hayatına öyle bir devinim verecekti ki bu devinim dolduracaktı büyün hayatını. Yep yeni şeyler yapacaktı. Bu yenilikler bütün hayatını ve dahi zamanını alacağından eskiye ve ona aitleri hatırlamayacaktı. Bir süre sonrada unutacaktı. Bu bir yol diye düşündü. Ayaklandı. Pencerenin yöneldi. Kediler bu kez de martılar ile hır gür çıkarıyorlardı. Hafif bir tebessümden sonra düşüncelerine geri döndü. “Yahut” diye söylendi “yahut dış dünya ile ilişkimi kesip, kendimi soyutlamalı ve kendi içime dönerek hatıralarımı bir bilgisayar programı gibi bir bir silmeliyim” diye düşündü.

Oturup yattığı odası sadeydi, çok fazla eşya bulundurmayı sevmezdi…. Yumuşak bir ve tüylü bir şey belirince karşısında irkildi... Kity !!! biş yaptırmıyorsun...
Uyku saati gelmiş. Uyu diyor resmen. Numaracı kedi, beni uyutup ondan sonra karanlıkta evde tek başına ortalığın altını üstüne getiriyor.... Kedi deyip geçmeyin on canında on numara var 

 

Blog image

2017 : memet tayanç